–^v^• GiTme –^v^•
7/5/2009 -Kategori: Aska Dair
Gi†me
Sen gittiğinde,
...sonbahar tüm hüznü ile çöker omuzlarımın üstüne. Yapraklar sararır birdenbire, dökülür hüzünlü omuzlarımdan kırık kalbimin derinliklerine.
Yabancı dilde söylenen bir tangonun anlaşılır hisleri ele geçirir ruhumu, sessizce... Omuzlarıma doğru, uçurumlara kendimi feda ederim.
Gözyaşlarımın umutsuz direnişinde, seninle birlikte sensiz, sonsuzluğa düşerim. Pencereler kapatır göz kapaklarımın önünü. Gözlerim duymaz olur. Sesin zaten görülmez... Oysa sen yankılanırsın uzaklardan kopup gelen yüzünün izinde.. Beni bana taşıyan bin bir türlü aşk tarifinde...
Bir koku hediye kalır sen gittiğinde...
Sensizlik kokusu kaplar evleri, sokakları, bu yalnız, bu terkedilmiş, bu ürkek şehrin şu yalnızlık havasını. Yanımdan geçen her erkeğin kokusu sensizliği taşır bana.
Sensizlik ağırdır, sensizlik uzundur,sensizlik zordur.
Sokaklar boş, sözler boş, şehir boş, her şey sansurır...
Bir sessizlik çöker artık ihtiyar adımlarıma.
Gençlik ağır gelir sensizlik sınırlarında.
Gemiler vardır sana doğru gelen, trenler, uçaklar, arabalar... Bir de "ah bir çalsa.." dediğim telefonlar. Sesinin o sarı hasreti. Uzaktan kopup gelmesini beklediğim o bir çift sözün hasreti. "Seni seviyorum" dediğin o sessizliklerin hasreti...
Ağzından çıkan her kelimenin pastel rengini özlerim, omuzlarının utangaç duruşunu, soğuk havalarda hoyratça ellerimi tutuşunu.
...seni özlerim, sensiz sessizliğimde.
Sen gittiğinde, durur zaman.
Güneş, ay, bulutlar öylece durur. Dalgalar durur, rüzgârlar durur, insanlar durur. Ben durmam.
...ben seni özlemeye devam ederim. Durmadan, bıkmadan, usanmadan döneceğin günü beklerim. Bulutlara takılırım, güneşle şakalaşır, dolunayda gölgeni ararım. Dalgalar bir türlü yazıp sana atamadığım şişelerin hesabını sorar, rüzgârlar kolumdan tutup beni sana taşımaya kalkar, çok geçmeden insanlar ne olduğunu anlamaya başlar. Sen, acımasız zamanı da beraberinde götürürsün. Tüm saatler, dakikalar, saniyeler saygıyla geleceğin günü bekler.
Ben de beklerim.
...sensiz zamanı bensiz geçiririm.
Sen gittiğinde uçan bir halı ile düşlerine konuk olurum.
Kendi rüyalarımdan seninkilere bir masal perisi olarak patika bir yol bulurum. Uykularımda sana koştuğum için sensizken hep seninle uyurum. Göz kapaklarım sana açılan mağaranın iki serserisi, iki bekçisi, 40 Haramiler'in son ikisidir... Geceleri içine düştüğüm karanlıklar sana açılan aydınlıkların habercisidir. Sensiz, tarih yazılı masallardan ibarettir. Sensizliğin en büyük dostu, geceleri bir masal prensini uçan bir halıyla prensesine taşıyan saliselerdir.
Sen gittiğinde kırmızı bir mühür vurulur hayatı(mı)n üzerine.
Sen gelene kadar "tadilat nedeni ile kapalı(yız)dır" kalpler. Ruh dünyalarında yıllık sayımlar yapılır. Defterler açık verir ve tüm matematik işlemleri seni gösterir. Yediğim her şey seninle çarpılır, duyduğum her heyecan sana bölünür. Seni düşünmediğim her an benden çıkartılır, beni düşündüğüm her an seninle toplanır. Ve sonuç hep "sen" çıkar. Bir tek "sen"in sağlaması beni "ben" yapar.
Yolumu eşkiyalar keser sen gittiğinde.
Hayat daha zor geçer. Beyaz yalanlar, maskeli süvariler, boş bedenler sen gelene kadar kapımın dibinde nöbet bekler. İlişkiler ilişilmez olur. Dostluklar ağır bir yüktür. Sana anlatılacak anlamlı anlamsız çok şey vardır. Sözcüklerin içi çok daha çabuk sansurır. Ve kafama düşünülmemesi gereken, bir çöp torbası dolu fuzuli düşünce takılır. Suskunluklar daha bir anlam kazanır. Sen görmezsin, sen bilmezsin, eminim hissetmezsin...
Sensizken beni taşımak her zamankinden daha zorlaşır.
...Sen gittiğinde,
Gündüzleri sokak lambaları sanki hiç sönmüyor ve geceler zifiri karanlıkta geçiyor. Nefes alınmıyor, yalnızca veriliyor. Arabalar duruyor, yollar hareket ediyor. Güneş dünyanın etrafında dönüyor, dünya ayın çekim alanına giriyor. Kumlar denizleri kaplıyor, yunuslar toplu intiharlarla kendilerini kumsallara vuruyor. Karada yenilen vurgunlara derin düşüncelerde sıhhat bulunuyor. Sonbaharı yaz takip ediyor, yaz sonrası ilkbahar geliyor. Her kar yağdığında güneş açıyor ve güneşli havalarda beni en çok sensizlik donduruyor.
Bir yara açılır içimde, senin her gidişinde.
Çaresiz bir hayat mahkumu...
Umutsuz bir yalan taciri belirir o derin yaranın içinde. Ruh avcısı olurum, beden simsarı...
Sensizlik alıp sensizlik satarım. Başkalarında hep beni ararım. Kaçayım derken yine sana yakalanırım. Kan kaybı değil, sensizlik çektiğim. En çaresiz anlarımda yani sen kaybından ruhumu teslim etmek üzereyken senden gelen bir kart beni yine bana, telefondaki sesin beni yine sana taşır. Bir hayal mahkumunu siyah beyaz flu bir fotoğraf karesi tekrar hayatla tanıştırır..
Sen gittiğinde, ben de giderim
Gittiğin uzaklıkların tam tersinde sana ulaşmaya çalışır, kendime yenilirim. Utanmak gelmez aklıma, her gördüğüm cansız ruha seni sorarım. Tanımazlar seni. Oysa beni görenler senin de varlığını anlar. Kimlik kartı olarak seni taşırım. Umulmadık çevirmelerde kolluk kuvvetlerine seni takdim eder, iş başvurularında imzayı hep "sen" diye atarım. Doktorlar sıhhatimi öğrenmek için seni dinlerler. Senin adına öksürmemi, ağzımı açtırdıklarında derinliklerimde seni görmek isterler. Tüm tahlil sonuçları sen çıkar.
Danışmalara seni rehin bırakırım. Çıkışta seni ceketimin iç cebine ¤ ¤ ¤ . Kalbimin üzerinde sen durursun. Biliyor musun benim varlığımı bana, en iyi sen kanıtlıyorsun.
Sen gittiğinde, söz de bitiyor.
...ve sensizlik, senin kadar ağır geliyor.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Zordur köprüleri yıkmak
1/5/2009 -Kategori: Aska Dair

Zordur köprüleri yakmak…
Sıradan sabahların mahmurluguna alısmıslar için,
bir safak vakti aniden geçmisinden ve bugününden vazgeçmek,
ve içinde her nasılsa saklamayı basarmıs bir yarın heyecanının kanadına
tutunarak havalanmak cesaret ister.
Kurulu düzen öylesine rahat, öylesine huzur doludur ki,
ruhuna gömülü çocugu, yıllarca kınında beklemiş keskin bir kılıç gibi
uyandırıp dort nala ilerlemek, yaman bir karara dönüsür.
Zordur insanın onca zaman bunca emekle kurdugu ne varsa hiçe sayıp, maglup
ama magrur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyetlenmesi…
Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hos bir hayal olarak düsleyip, dünde
yasarlar.
Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında
külden köprüler bırakarak, meçhul bir istikbale dogru dümen kırarlar….
Yıkılan sırat köprüsüdür….
Geçer ve orada kalırsınız..
cennetse cennet, cehennemse cehennem…
Dönüsü yoktur…!
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Öylesine bir mektup
20/6/2008 -Kategori: Aska Dair
Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var. Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.
Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?
Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.
Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.
Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış yapış, vıcık vıcık bir yalnızlık bu. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.
Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başı içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.
Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.
"Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum da.
Neler yazmışım diye merakımdan.
Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.
Can DÜNDAR